![]() ![]() |
||||||||||||||||||||||
|
Türkiye Balık Sevmiyor
Can Erertem (Labrax
Su Ürünleri ve Pupa Yatçılık): "Şimdi balık
çiftlikleri son 10 yılda yükselmeye başladı ve hala
yeterli bir rakam değildir. Bunlar
tamamen devlet tarafından belirlenen yani turistik bölgeler
haricinde sadece bu iş için kullanılabilecek bölgelerde yapılmaktadır
ve bunlara potansiyel saha denilmektedir. Tabi ki bu işin doğru
olarak yapılması tamamen bilimsel çalışmalar
sonucunda olmaktadır. Suyun çok
temiz olması lazım balık üretimi için. Burda da düşünün
bir gramdan daha küçük yavruları siz havuzların içine atıyorsunuz
tamamen tüm dış etkenlere açık. Bir yıldırımdan,
bir şimşek çakmasından ölebilecek düzeyde canlılar
bunlar ve bunları yetiştirmeye çalışıyorsunuz.
Sudaki en ufak bir kirlilik, kimyasal maddeler ya da bakteriler bu balıkların
ölmesine neden olur.
Yavrularınızı
alırsınız, havuzlarınızı yaparsınız,
ağlarınızı alırsınız, bunlarla balığa
bir gramdan ya da daha küçük boyutundan itibaren çeşitli
boylardaki yemlerle, ki yem de ucuz bir şey değildir, pahalıdır,
kökeni balık unudur ve buğdayla dolgusu yapılır. Bu
yemler Türkiye'deki birkaç fabrikadan ya da yurtdışından
ithalat yoluyla sağlanabilir. Bunları en verimli şekilde,
balığı en az yemle, çünkü sonuçta ticari düşünmek
zorundasınız ve maliyetleri düşürmek için en az yemle
en verimli şekilde büyütmeniz gerekiyor. Gerçekten çok
uzun, her an korkuyla, çünkü denizde yapıyorsunuz bu işi.
Bu işin dalgası var, fırtınası var, büyük balıklar
var denizdeki, bunlarla uğraşıyorsunuz. Onun için çok
iyi korumanız lazım balığınızı. Balık
korktuğu zaman bile ölebilecek hassasiyette bir canlı. Bütün
bu aşamalardan geçtikten sonra balığınız satışa
hazır bir hale geliyor ve bu sefer de pazar araştırmaları,
nereye satılsın, yurtiçine mi satılsın, yurtdışına
mı satılsın, her an her dakika, her saniye sizin için değerlendirilmesi
gereken ve düşünülmesi gereken bir iş.
Çiftlik işini
yaptığınız bölge, yer çok önemli. Mutlaka bir
miktar akıntının olması şart. Dış
etkilere karşı korunmuş olması gerekiyor. Şiddetli
fırtınalara, büyük dalgalara karşı korunmuş
olması gerekiyor. Ve bunların yanında bir de derinliğinin
olması gerekiyor. Yani çok sığ olmaması ve çok
derin olmaması da isteniyor. Çünkü bu
havuzlar iplerle ve zincirlerle yere bağlanıyor ve bu
zincirlerin de marinalarda olduğu gibi dalgıçlar tarafından
kontrol edilmesi gerekiyor, herhangi bir çürüme, kopma ya da korozyon
söz konusuysa bunların da tamir edilmesi gerekiyor. Dolayısıyla
dekompresyona girmeden bir dalgıcın belli bir süre denizin
dibinde kalabilmesi için çok derin de olmaması gerekiyor.
Maksimum bu iş için düşünülecek derinlik 30-40 metre arasında.
Bunun üstünde
zaten bir zincirleme sistemi kuramayacağınız gibi, 60-70
metrede hiçbir şekilde kontrol edemeyeceğimiz, dalgıçların
uzun süre çalışamayacağı bir düzen söz konusu
olur. Şimdi
basında olsun bu işe uzak kişler tarafından olsun, sıklıkla
söylene bir terim var: Offshore balıkçılık. Şimdi
burada söylenmek istenen derin sularda balıkçılık yapılabilir,
balık çiftlikleri koylarımızda olmasın, bu iş
derinlerde yapılsın. Şimdi bu dünyanın bazı bölgeleri
için geçerli. Offshore balıkçılık Norveç'te, ya da diğer
bazı ülkelerde çok uzaklara gitseniz bile, sahilden açılsanız
bile derinlik 30-40 metrenin üstüne çıkmıyor. Ancak malum,
Ege ve Akdeniz'de, özellikle bizim bölgemizde, Bodrum'da sahilden
15-20 metre uzaklaştığınızda derinlik 60-70
metrelere çıkabiliyor. Onun için bu anlamda, yani derin değil
uzak anlamında Offshore balıkçılıktan bahsetmek mümkün
değil. Biz de ise Offshore, uzak olsun da nerde olursa olsun mantığıyla
kullanılıyor ama işte o olmuyor teknik açıdan. Çünkü
Bodrum'da sahilden 100-150 metre açıldığınızda
derinliğin 200 metreyi geçtiğini görebilirsiniz. Bu
derinlikte de bu çiftliğin kurulma şansı hiçbir şekilde
yoktur. Çünkü bu havuzları denizin ortasında hiçbir yere
bağlamadan tutmanız fiziksel olarak mümkün değil.
Bir de bunun
ekonomiye, Türkiye'ye katkısı nedir, bir de bunun üstünde
durmak lazım. Bildiğiniz gibi artık Türkiye'de hayvancılık
kalmamış durumda, tarım kalmamış durumda. Bir
de yeni filizlenmeye başlayan, ve önümüdeki yıllarda, 10 yıl
20 yıl, çok uzun vadede değil, dünyanın ihtiyacını
karşılayabilecek bir ürün, balık. Ne oldu? Biz
Karadeniz'imizi öldürdük, Marmara'mızı öldürdük, artık
oralarda balık bulmak da çok zor. Yanlış
avlanma, yanlış tekniklerle doğada yaşayan balıklarımızı
katlettik açıkçası. Bugün ve ilerleyen dönemlerde Türkiye'nin
balık ihtiyacını karşılayacak, büyük ölçüde
karşılayacak tek kaynak balık çiftlikleridir. Tabi çok
farklı balıklardan bahsediyoruz. Yani, havuzda yetişen
balıklarla, denizde yetişen balıkların cinsleri
de farklı. Bugün
Karadeniz'de yapılan kalkan avcılığı çok önemli.
Tabi, kalkanları
da havuzda yetiştirmek mümkün ama denizdeki kadar olamaz. Sonuçta
bir dip balığıdır. Sonuçta bu çeşit balıklar
her zaman için denizden sağlanacaktır. Bu nedenle havuz balıkçılığıyla
deniz balıkçılığını birbirine rakip
olarak görmek mümkün değil, çünkü çok farklı balıklar
yakalanıyor denizden. Bugün denizden acaba ne kadar çipra ve
levrek yakalanıyor, çünkü havuz balıkçılığı
genelde çipra ve levrek üzerine. Önümüzdeki
yıllarda bu et ihtiyacını büyük oranda balık çiftliklerinden
karşılamak mümkün olacak. Bir de balık seven bir ülke
de değiliz işin garibi. Her tarafımız denizlerle çevrili
ama, genelde Türkiye'deki balık tüketimi çok düşük. Örneğin
Japonya'da kişi başına yıllık balık tüketimi
60-70 kilolara kadar varabilirken, Türkiye'de kişi başına
gramlar mertebesinde bir balık tüketimi var. Dolayısıyla
şu an çiftliklerde üretilen balığın büyük bir kısmı
Avrupa'ya ihraç olarak gidiyor. Ve bu bir ihraç maddesi olduğu için
bunun Türkiye'ye katkısı zaten açık bir durumda. Şimdi
bunu geliştirmek gerekiyor. Daha çok balık üretmek gerekiyor,
daha çok ihraç etmek gerekiyor ve kendi toplumumuza da balık yemeği
sevdirmemiz gerekiyor. Çünkü bir
kilo sığır eti elde edebilmek için yaklaşık 7
kilo yem harcamak gerekiyor. Bir kilo tavuk eti üretebilmeniz için,
yaklaşık 3, 3 buçuk kilo yem vermeniz gerekiyor. Bu balıktaysa
bir kilo balık için, 1.7, en
fazla 2 kilo yem düzeyinde. Ve balığın et verimliliği
de yüksek, yani bir kilo tavuktan alacağınız etle kıyaslandığında
balığın et miktarı daha fazla. Yani yenebilecek kısmı
daha fazla. Ve belki çok
karamsar bir düşünce ama Türkiye'nin et açlığına
bile çare bulabilecek bir ürün balık. Sonuçta belki üretim süreci
uzun ama bu birtakım bilimsel araştırmalarla kısalabiliyor.
Bu da kesinlikle genetik oynamalar şeklinde değil,
tamamen bilimsel, sağlıklı yöntemlerle oluyor.
Nasıl bir buğdaydan biz bire on alıyoruz da başka ülkeler
bire iki yüz alıyorlarsa, balık da 11, 14 ayda değil de,
7, 8 ayda olabilecek. Bu çalışmalar yapılıyor.
Ucuz et çok
önemli. Etsiz beslenme diye bir şey düşünülemez. Ve balık
eti bildiğiniz gibi en sağlıklı, en uygun etlerden
biri. Kolestrol başta olmak üzere, her konuda çok sağlıklı
bir et. Sonuçta
ben birtakım çevreler tarafından bu işe kesin karşı
çıkılmasını anlamlandıramıyorum. Çünkü
birçok sektör paylaşıyor denizi. 30'un üzerinde
sektör denizden ekmek yiyor. Bunların tabi ki hepsinin kendine göre
değeri var. Türkiye'ye ekonomik katkısı var, bun ların
hiçbirini diğerinden ayıramayız. Bu sektörlerden hiçbirinin
diğerine karşı rekabetini de ben düşünemiyorum.
Çünkü sonuçta bölge turizm bölgesi. Bu bölgede oteller var,
yatlar var. Bunlarda birtakım ürünlerin ne kadar siz maliyetini düşürebilirseniz,
sonuçta bunu Türkiye üretiyor. Biz bu
kasenin içersindeyiz. biz ne kadar uygun fiyatlara ürünleri yurtdışından
gelen misafirlerimize sunabilirsek, bundan Türkiye'nin kazancı o
kadar yüksek olacak. Örneğin bugün otelinizde bir levrek ya da
çipra yemek isteyen turiste siz balık çiftlikleri olmasa 50,60
milyondan aşağı balık yediremezsiniz. Ve bu turist
50 milyona balık yemeyecektir. O zaman da bir ekonomik değerinizi
yitirmiş oluyorsunuz. Balık çiftliği
işi doğru yapıldığı sürece hiçkimseye hiçbir
zararı yok. Yani denizi kirletmesi filan hiçbir bilimsel dayanağı
olmayan iddialardır. Denizi kirletmediğine dair birçok
bilimsel araştırma üniversiteler tarafından yapılmıştır.
Demek ki denizi kirletmesi ile ilgili bir şey söylemek yanlıştır.
Ama yanlış
yapılırsa bu iş her şey yapar. Yanlış yapılan
bir otel de denizi kirletir, yanlış yapılan bir tekne de
denizi kirletir, dolayısıyla yanlış yapılan bir
balık çiftliği de denizi kirletir. Sonuçta benim söylemek
istediğim, turizm sektörünü, yatçıları veya balık
çiftliklerini birbirine düşürmenin alemi yok. Bunları doğru
yerlerde konuşlandırmak Türkiye için çok büyük yarar sağlayacaktır. Bugün
ekonomik büyüklük çok olmayabilir, çünkü bugüne kadar hep
engellenmiştir balık çiftlikleri ama yarın çok büyük
değerler elde edilebilir. Rakamlarla konuşmak gerekirse Muğla
bölgesinin sadece binde 3'ü balık çiftliklerine ayrılmıştır,
potansiyel saha dahilinde. Otelleri düşünürsek, kara tesisleri
olarak Muğla bölgesinin yüzde 7'si kullanılmaktadır.
Geri kalan yüzde 92'lik bölüm de tamamen yat turizmine ayrılmış
durumdadır. Ben kendim de
zaten yat işletmecisiyim aynı zamanda, bir yat işletmesinin
yönetim kurulu başkanıyım. Tabi ki yanlış
yerlerde konuşlandırılmış birtakım çiftliklerin
turizme zararı tartışılmaz. Ama bunun için doğru
yerlerde yapılan balık çiftliklerinin hepsini birden kapsayıp
karalamak da yanlış. Burada
belirleyici olan devlettir. Doğru yerleri seçerek bir mastır
plan dahilinde, burası balık çiftliği burası otel
burası yatçılık bölgesi diye çok ciddi
bir şekilde ayırmak gerekir. Bu yapıldıktan sonra
kimsenin birbiriyle yok balık çiftliği kötü, yok yatçılık
kötü ya da oteller kötü gibi bir tartışmaya girmesine de
gerek kalmaz. Herkes kendi sektöründe kendi girdisini kendi çıktısını
yapacak, ve bunun da sonuçta Türkiye'nin geneline katkısı
olacaktır. Yoksa biz; o çiftliği kapat, o yatçıyı buraya sokma, bu otelci buraya yapmasın dediğimiz zaman hiçbir yere varamayız ve böyle bir kör döngü içersinde gideceğiz. Sonuçta amaç Türkiye ve Türkiye'ye katkıda bulunmak." |
|||||||||||||||||||||